Friday, March 6, 2009

Cemaatle Namaz

Hemşirem insanlar içinde namaz kıldığını söyledi. Ben de menettim, sünnete aykırıdır dedim, zira bu ne Resulullahın hanımlarının sünnetinde vardır, ne kendisi böyle bir şeyi emretmiştir ve ne de müteakip alimler buna cevaz vermişler. O da bu ikazla kardeşlerini uyarırken, kendisi de ihtar almış. Buna benzer düşünceleri pek çok yerde gördüğüm için bunu beyan etmenin önemini anladım. Ve beyan ediyorum:

Bismillahir Rahmanir Rahim

Seyyidimiz Aleyhissalatu Vesselam pekçok ehadislerinde gizli ibadetin efdal olmasından, açıkta yapılan ibadetin hulusiyet noksanı olacağını söylemiştir. Asr-ı Saadet döneminde, Efendimiz ve ashab-ı ahyar sünnet namazlarını evlerinde kılmış, sadece farzlar için mescide gitmişlerdir. Kadınların ise mescide gelmesine müsbet bakılmamıştır. Fakat Aleyhissalatu Vesselam, 'kadınlar sizden mescide izin taleb ederse, onları bundan men etmeyin' buyurmuştur. Lakin bu mescidde namaz kılmak daha hayırlıdır anlamına gelmiyor. Nitekim Aleyhissalatu Vessalam, Ebu Davudda geçen başka bir hadislerinde "Kadınlarınızı mescide gitmekten men etmeyin. Ancak evleri onlar için daha hayırlıdır." buyurmuştur. Alimler de "Kadınları mutlak şekilde veya geceleyin mescidden men etmek kocalarına haramdır. Ancak, kadınlar bilmelidir ki, evdeki ibadetleri daha hayırlıdır" hükmünü vermişlerdir.

İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:"Kadının odasındaki namazı holündeki namazından üstündür. Mahda'ındaki namaz ise odasındaki namazından üstündür." [Ebu Davud, Salat 54, (570).] Prof. İbrahim Canan bu hadis hakkindaki fikri şöyledir:

Hadiste, kadının, tesettüre en çok imkan taşıyan yerde namaz kılması tavsiye edilmektedir. Bu sebeple evin odasında (beyt) kılınan namazın oda kapılarının açıldığı ara odadaki (hücredeki) namazından daha hayırlı olduğu belirtilmektedir. Mahda'da kılınan namaz ise hepsinden hayırlıdır. Çünkü mahda' oda içerisinde tesis edilen, kadına mahsus daha dar ve küçük hücreye denmektedir.[1]

Neticede, mescid hükmünde olan evin ortasındaki odada namaz kılmak, hele cemaat hazırken namaz kılmak, sünnet ve hadislerde yasaklanmış olan bir davranıştır. Cemaat namazı bir erkeğin imamlığı zamanı sadece farz namazında efdal bir ibadettir ve normal namazlardan 27 kat daha üstündür. Cemaat olmaya müstahak kazanamayanlar, hususen taife-i nisanın gizlice namaz kılmaları daha hayırlıdır.

Hem namazdan sonraki tesbihat dahi cemaatle yapılmaz, sünnete mühaliftir. Sünnet olan, tek başına yapmaktır. Fakat, günümüz şartları itibarile, tek başına bırakıldığında cemaat tesbihatı terkettiğine göre, cemaatle yapılması daha hayırlı görülmüştür. Hatta varid olmuştur ki cemaatla yapılırken bile, müezzinin tesbihat elfazını okuduğu zaman diğer fertler yatmışlar. Hatta cemaatle tesbihat yaparken, her kesin katılmasına hüküm verilmiştir. Tekke ve zaviyelerde zikr halkaları oluşturup La ilahe illa hu çeken zakirlerin ayakları üstünde oturup, ayaklarını uyuşturmaları ve devamlı kendi eksenlerinde dönmeleri gafletlerini dağıtmak içindir.

İşte bu mantıkla bakılırsa, evdeki fertlerin namazı terketmemesi için cemaat içinde namaz kılmaya teşvik edilmesi doğru bir harekettir, fakat bidattır, İslamiyette yeri yoktur. Namazlarından emin olan kimseler münferit olarak namazlarını ikame etmeleri gerekir.

Mahir Z.

Rabial Evvel 8, 1430

1. İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 15/329.

Zeyl

Bu Zeyl Rabial Evvel ayının 12'de ilave edildi.

Her vakit, taife-i nisanın namaz kılışı ya babasının arkasında veya camiide iken olduğundan imam eksikliği vuku bulmamıştır. Tarihin hiç bir noktasında bir kaç kadın biraraya gelip imamsızlık sorunu yaşamamıştır. Mescidde ilmi mevizeler için biraraya gelen kadınlar da namaz evkatında imamın arkasında saf tutmuşlardır. Son dönemlerde kadınların biraraya gelip namaz kılması vaki olduğundan dolayı, bu konuda sünnet araştırılmamış, belli bir fetva verilememiştir.

Hatta birisinden duydum ki 'önümüze serdiğimiz seccade Efendimiz Aleyhissalatu Vessalam içindir ve biz de Onun arkasında saf tutar, namaz kılarız' demiş. Devam ediyor; 'bir yerde namaz kılmak uhuvveti, kardeşliği pekiştiriyor, cemaat şuuru veriyor, şeytanları def ediyor, rahmet cemaattedir düsturunca, rahmete vesile oluyor. Hem bunun sünnette yeri olmasa bile, bir yerde namaz kılmanın ayrı bir huşusu, huduu var. Niye de olmasın ki?' Hem de demişler ki, Efendimiz cemaate gelmeyen müslümanları telin etmiş, 'evlerini yıkacağım' demiş.

Anladım ki cemaat namazı konusunda ihtilaf içindeyiz. Önce şunu söyleyeyim ki cemaat namazı sadece imamlığa müsait bir erkeğin arkasında itidal üzere saf tutan kadın veya erkek cemaatin imama uyup namaz kılmasından başkası değildir. Her ne sebeble olursa olsun, biraraya gelip namaz kılmak, sünnetle teyid edilemez, 'cemaat namazıdır' denmez. Bundan dolayı cemaat namazı için veya cemaat namazına devam ile ilgili nakledilmiş ehadis-i Nebeviye Aleyhissalatu Vesselam da bir araya gelip münferit namaz kılma vakasını ispat edemez. Yapan da hadisi kirletir, mesul olur.
Ebu Hureyre (ra)dan nakledilmiştir. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: “Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı ve sabah namazıdır. Nefsimi kudret eliyle tutan Allah’a yemin olsun ki, içimden şöyle geçti: Odun için emir vereyim de odun toplansın. Sonra namaz için emir vereyim de bunun için ezan okunsun. Sonra birisine emredeyim; cemaate imam olsun. Sonra kendim namaza katılmayıp, camiye gelmeyen adamlara varayım ve evlerini başlarına yakayım.” Şimdi bu hadis-i şerif bir kere münafıklar içindir. Fakat müminler için de bir mübalağadır. Cemaata devam için 4 mezheb imamının referans aldığı en güçlü hadistir. Diğer iki hadis ise, kör adamın evinde namaz kılmasını istemesiyle ilgilidir ki üzerinde pek fazla tartışılmamış. Hanefi, Şafii ve Maliki mezhebine göre sünnet, Hanbelilere göre ise farz-ı ayndır cemaat namazı. Ancak, burda bahsi geçen cemaat namazıdır, biraraya gelip namaz kılmak değildir.

Rahmet cemaattedir, ancak namaz bir ibadet olduğundan ve tek başına eda edildiğinden, her kes o anda tek başına Rabbisiyle baş-başadır. Tek başına namaz kılan musalli bir kimse, başkasıyla irtibata geçemez, ondan etkilenemez. Şeytan o kimseyle uğraşır. Cemaat namazında ise imama uyduğundan yalnız ve sadece saflar sık tutulmadığında şeytan namaz kılan kimseyle uğraşır. Yine, bu cemaat namazına aittir, biraraya gelip namaz kılanlarla ilgisi yoktur. O yüzden, biraraya gelip namaz kılanlar uhuvvetten, cemaat şuurundan bahsedemezler.

Hem birarada namaz kılmağın huşu ve hudu ile de ilgisi yoktur. Zikredildiği gibi, imamsız kılınan namaz zamanı, musalli (namaz kılan kimse) başka bir insanla ilgilenemez, ondan etkilenemez, sadece Rabbisiyle başbaşa kalır. Fakat, bir insan odasında tek başına, yalnız namaz kılsa, bazı rükunleri verip-veriştirerek eda edebilir. Ancak cemaat içindeyken, haya ve riya duygusundan neşet eden bir hissiyatla, çarçabucak yaptığı secdelerini uzatabilir. Her uzatığı saniyeler riya defterine yazılacağı için, ibadette bir ilerleme değil, gerileme olur. Namaz da aynı dua gibidir. Sessiz kılınır, gizli olması efdaldir. Nasıl ki bir insan "ben insanları içinde elimi kaldırıp dua ederken, daha huşu içinde dua ediyorum" diyemez, aksine tek başına dua etmek daha hayırlıdır. Aynen öyle de, imamsız kılınan namazlar dahi tek başına kılınması daha hayırlıdır. Özellikle kadınlar için tesettür ve gizlilik her zaman ön planda tutulmuştur. Mesela, erkekler ellerini göbeklerinden aşağı/yukarı tutarken, kadınlar göğüslerinin üstünde tutması ve secdedeyken erkeklere dirseklerin yere değmesi haram iken, kadınlara farz olması ve teşehhüdde de sağ ayağın setredecek şekilde koyulması ayrı bir hikmetin tezahürüdür.

Hem diyor ki arkadaş, sünnet olmasa dahi bu daha fazla huşu veriyor. Ben de derim ki, her şeyin bir yolu yordamı vardır. İbadetlere Efendimiz tarafından zahiri bir libas giydirilmiş, öyle yapılması hayırlı görülmüştür. Mesela, birisi "ben uzanarak Fatiha okuyorum ve daha huşuluyum" deyip, namazı uzanarak kılamaz veya "ben sesli şekilde dua ederken ayrı bir seyr-i süluk yapıyorum" diyemez. Mecbur sünnete uyacak.

Çok sadık ve beliğ bir dille hadis-i mukaddes, pekçok telifle eimme-i turuk ve yüz bin dille evliya ve enbiya ve asfiyanın tahakkuk ve icrası sarih bir şekilde ifade ediyor ki, imamsız namaz birlikte olamaz, ayrı şekilde olması gerekiyor.

Ancak şeriatta bir kaide var ki, iki farz biraraya gelse, zayıf olan düşer. Mesela, Cuma Namazından dolayı erkekler için öğlenin farziyyeti düştüğü gibi, emri bil maruf vazifesini daha güçlü bir farz gören bazı taife-i zarifeden enisler, başörtüsünü terketmekte bir beis görmemişler. Bundan dolayı özellikle Hanbeli mezhep imamlarından aşırı tenkit almışlar. Başörtüsü Kuran-ı Kerimin açık ve beyyin bir emri olduğu için, hiç bir imam bunun lehinde bir fetva verememiş, meseleyi vicdanlara bırakmıştır. Kanaat-i acizanem, cihad vazifesini ihmal eden bir enis, başını açmışsa, bundan şiddetli bir şekilde mesul olur. Gerektir ki her daim vazifesini eda etsin ta ki terkettiği uhrevi meyveleri bir cehennem zakkumu haline dönüşmesin. Her neyse, konu başka yerlere saptı.

İşte bu kaideye esasen, kardeşlerin namazlarına devam etmelerini sağlamak için bazen sünnet terk edilebilinir. Zira birlikte namaz kılmak namazın devamiyeti için elzemse, bir sünnet için imandan sonra en güçlü emir olan namaz terkedilmez, böyle bir cinnete girilmez.

Wednesday, February 18, 2009

Unsuriyetperverlikle alakadar bir sual

Unsuriyetperverlikle alakadar bir sualdir.

Bir ahiret hemşirem rufekası ile millet konusunda tartışmış. Bilad-i Anadoludan olan türk kardeşleri Anadolu türkü olduğunu inkar etmiş, Osmanlı türkleri olduklarını beyan etmişler. Üstelik Kafkas türkü olan o hemşiremi dahi türklükten beri tutmuşlar, türk olmadığına hükmetmişler. Bundan gayet derecede sıkılan hemşirem dahi benim gibi abd-i gübarın fikrini öğrenmek istemiş. Bana geldi ve fikrimin izharını istirham etti. Ben de onu orda teskin ettim. Özellikle millet ve unsuriyet gibi nefs-i enaniyeti ve enaniyet-i aidiyeti ve şöhret-i millet-i kazibeyi nihayetsiz bir surette tahrik edip galeyana getiren ve okşayan bir konuda tartışma zemininde müzakere ve münazara yapılmaz. Yapılsa, neticesi hiç ve yokluktan başka, elim ve kederli bir yorulmadan başka bir şey hasil etmez. Çünkü millet ve anasır-ı milliye deliller üstünde durmaz, hissi ve duygusaldır, her kes aynı şeyi hissetmez, mebdei ve menşei ve menfezi ve menzili ile ilgili müteaddit efkar muhtelif düşünceler ortaya atar, en uygun olanı seçilir. Ondan dolayıdır ki, nasıl bir nasara ve bir yahud ve bir müslim bir araya gelip, imani konuları münazara şeklinde konuşması caiz değildir, aynen öyle de, millet konusunu dahi öyle ortamlarda
konuşmak, doğru bir hareket değildir. Fikrim ise şöyledir:

Bismillahir Rahmanir Rahim

Şeytandan ve unsuriyetperverlikten Allaha sığınırım.

Garbın millet konusunda üç fikir mektebi vardır. Birinci mekteb İslama en yakın olanıdır. Öbür mektebler dahi İslami hakikatleri içinde barındırıyor. Şöyle ki:

1. Birinci mekteb-i fikri, milleti Allah tarafından ihsan edilmiş, değişmez, değiştirilemez, yerinden oynamaz bir sosyal kurum olarak gösteriyor. Onlara göre, bir milletin gelenek ve görenekleri, usül ve adabı eskiden beri varolagelmiştir ve hiç bir zaman da değişmez, sabit bir unsur olarak kalacaktır. En büyük unsuriyetperverler, menfi milliyetçiler ve nazistler bu mektebin savunucularından çıkıyorlar.

2. İkinci düşünce mektebi ise milleti uydurulmuş bir alet olarak görürler. Onlara göre milletler ve anasır, liderler tarafından uydurulmuş, bazı ekonomik ve siyasi amaçlara ulaşmak için ortaya atılmış ve insanları bu yönde kullanarak bazı menfaat-i maddiyeyi elde etmek uğrunda kullanmak için bir araçtır. Menfi milliyetçiliği ve unsuriyetperverliği besleyip, başka milletleri yutmakla ve cidalla gıdalanan bir ideolojiye dayanır.

3. Üçüncü mekteb ise, milletlerin sonradan insan toplulukları tarafından kendiliğinden oluştuğuna inanır ve insanların bir-biriyle münasebetleriyle intac eden içtimai değerler ve milli anasır, milletin üssül esası ve zerrat-ı vücudu sayarlar. Onlar için bütün milletler sonradan kurulmuş cami insan topluluklarıdır.

Şeriat ise milleti dinin direği olarak görür, Allahın ayetül kübrasına delil ve burhan olarak takdim eder. İslam akidesince, milletler Allah tarafından halk edilmiş müstesna insan topluluklarıdır ve her birisi kendine öz ve mahsus özellikleri ile farklıdır. Fakat İslam dini onların kültürlerini süzgeçten geçirerek, onlara ait İslamın çirkin gördüğü adetleri yasaklar.

Bütün bunları aklın bir köşesinde tuttuğumuz zaman ortaya çok açık ve beyyin hakikatler tecelli edecektir. Allahın Orta Asya kırlarında ve Çinde halk ettiği türk milleti hep göçebe hayat sürdüklerinden çok defa cennet denizi olan ihtiyar Hazar gölünün şark sahiline kadar gelir ve oralarda yuva edinirlerdi. Orta Asyaya hicretin 80-ci senesinde risalet-i Nebeviye aleyhissalatu vessalamın nurunun gelmesi, Abbasiler devletinin 1258 yılındakı vefatı döneminde ve verasında Selçuklu türklerinin İranın şimalinden, Kafkasları aşarak Malazgirte dayanması ve Söğütlüye kadar ilerlemesi dahi gösteriyor ki, hepimiz şanlı Selçuklu soyundan gelmekteyiz. Ve Birinci Harb-i Umumiden sonra Anadoluda mesken tutan türkler, ülkelerini dahi Türkiye diye tesmiye ettiler.

Bugün Devlet-i Aliyeyi Osmaniye olmadığından, Anadoluda ve Kafkaslarda yaşayan türkler, tarihi vakalar sebebiyle muhtelif vucuhta tersim edilmişlerdir. Bu farka rağmen, her iki ırk halen necip ve asil türk ırkına intisab etmişlerdir ve Kafkaslardaki türkler dahi türk olarak nitelendirilmeleri en doğal haklarıdır.

Tarihen, şimalden gelen istibdad ve menfi siyaset, türkleri ayırmak için Kafkas türklerine dahi çakma ve takma ve uydurma ve suni bir isim takmışlar, azeri demişler, memleketlerine de Azerbaycan demişler. Böylece, Kafkas türkleri kendilerini o zamandakı Anadolu türklerinden ayrı görmeğe başlamışlar. O yüzden, azeriler belki azerilikten çok türktürler.

Hem Osmanlı türkü ifadesi hakikat nazarında kabul değildir, tarihte de vaki değildir. Çünkü o zamanlar türklerin çoğusu müslümandı, Osmanlı hilafetini kabul ediyorlardı, onlar dahi osmanlıydı. İslamda, iki ayrı İslam devletinin yaşaması şeriat nazarında cevaz yoktur. O devirdeki müslüman türklerin cemi ve bütünü Osmanlı sayılıyordu. Zaten koca Devlet-i Aliyenin vefatı ve hilafetin vefatı her bir türk ulusunu müstakil etti, başka kutuplara çekti. Bundan dolayı, Osmanlı türkü diye ayırmak, mümkün değildir.

Mahir Z.
Sefer 24, 1430

Tuesday, February 17, 2009

Hayatın her ünitesinde olmalıyız

Sual: Hayatın her ünitesinde olmalıyız ifadesinden ne anlıyorsun?

Cevap:
Bismillahir Rahmanir Rahim

Dünyaya dalıp, bu hayattan en güzel bir şekilde yararlanmaktan başka bir şey anlamıyorum. Herhalde, eğer muasır haricilerden olsaydım, bunu iddia ederdim. Onların aklına uyup gidenlerden de olsaydım dahi, zahiren bundan başka bir şey fehmetmezdim. Ancak mesele zaman ve mekan ve şeraitle mukayyet olduğundan, bazı haramların hükmü kalkmıştır.
Bu dünya dedikleri meta o kadar kısa, sahifelerle bir-birine ram edilmiş ve her bir sahife ölümden dahi gayet keskin kılıçlar hükmünde, ayrılık ve firaklarla bütün esnaf-ı nasa elem veriyorlar. Eğer başka insanlar olmasaydı, en akıllı karar mağarada münzevi bir hayat yaşayıp, dünyanın çamuruna ilişmeden dar-ı selama, sahil-i encama, asli vatan olan ahiret yurduna uçmak olacaktı. Fakat her bir insanın diğer insanların yanında çok yönlü ve pek ağır vazifeleri ve mükellefiyetleri vardır.

Maziye doğru süratli bir şekilde uçsak, göreceğiz ki insanlar daha ilkel koşullarda, daha az mesai yapıyor ve daha az üretip, daha az tüketiyorlar. Kabileler, şehirler ve ülkeler arası ilişkiler yok denecek kadar az. Kıta-i burudet olan Avrupada ise, kilise ve sultanlıklar el-ele vermiş insanları sömürüyorlar. Kilise dini yanlış temsil edince, beşeriyetin hakiki güzellikleri mimsiz medeniyetin, sefahetin ve dinsizliğin eline düştü. Evet, hakiki güzeli elde eden mağlup olamaz, çünkü hakiki güzelde ihtilaf olmaz, her kes güzel olduğunu kati kabul eder. Dinsizlik Avrupada büyüyünce, kilise husumeti ve istibdad, halkın gelişmesine ve akıllanmasına yardımcı oldu. Kendi fakir ülkelerinde değil, zenginliği ve rahatı başka beldelerde aramağa başladılar.
Bu vakit, İslam dünyasına döndüğümüzde görüyoruz ki, insanlar kendi ürettiğini tüketiyor, ticaret, insanlarla ve hatta dış devletlerle ilişkiler alt seviyelerde seyrediyordu. Ne dışarıdan ve ne de içeriden İslama alternatif bir üsul ve fikir hezeyanı yoktu. Avrupa düştüğü çukurdan çıkmakla oyalanırken, İslam devletleri hızla yükseliyor, o zamankı dünya düzeninde bu yaşam tarzı terakkide yetiyordu. Fakat Avrupada cereyan eden 6 hadisat, hem onların inkişafını ilerletti, hem de İslam dünyasına hücumları teksir etti.

1. Coğrafi keşifler başladı. Bunun neticesinde, Avrupaya bütün dünyadan servet akmaya başladı. Avrupalı, kendi memleketinde hemvatanı ile uğraşacağına, zenginliğin dışarıda olduğunu anladı.

2. Avrupaya akan zenginlik, ticareti hızlandırdı. Ticaret dahi şehirleşmeyi netice verdi. Şehirleşmek de, her bir beşer ihtiyacının kısa yoldan çözümünü ister ki, bu da fabrikaları netice verdi.

3. Uzak yerlere seyahat ulaşım araçlarında olağan hızla gelişmeyi tetiklerken, inadkar milletlerle savaşmak da icab ettiğinden ordu ve asker gücü dahi güçlendirildi. Bu ordu ise müslümanları mağlup etmeye yetti.

4. Dünyadakı servetlere sahip olmak için Avrupalı arasında inanılmaz bir yarış ve rekabet başladı. Rekabet, her şeyi mükemmel ve gayet hızlı icra olunmasını gerektiriyordu. Öyle bir rekabet ki, gözü doymayan insan, dünyadakı servetleri paylaşamadığından iki azim Cihan savaşı yaşayacaktı. Vakit darlığı ve her kesin nihayetsiz bir sür'atle hedefine ilerlemesi, maişet ve ticarette yeni icadlar teknolojik ilerlemeye sebeb oldu. Teknoloji bu hızlı şimendiferde öyle bir önem kazandı ki, hem askeri, hem iktisadi ve hatta kültürel anlamda hakimiyet sağlandı.

5. Dinsizlik, Avrupalıyı her türlü münkerat ve şehevi hisleri tatmin edecek seyyiatı işlemeyi kolaylaştırdı. Şehevi hisleri tatmin olan Avrupalı, çok rahat dünyevi işleri sıkılmadan yapa bilecek ve terakki edecekti. Müslüman ise, günahlara giremediğinden dolayı, zahiren en düşük seviyeli günah olarak gördüğü rehavete kendini kaptırdı, tembelleşti.

6. Hızlı hayat, yüksek teknoloji, dünyanın işini öğrenmek ihtiyacı, şehvetsiz hayat bütün bu terakkiyatın sebeb-i vücudu oldu. Bu muvaffakiyet, inandıkları dini dahi (protestant ve Musevilik) haklı gösterdi, mimsiz medeniyeti evrensel bir kural olarak vaz etti. Bu ilerleme, müslümanlar için bir alternatif teşkil etmesinin yanında, İslam dünyasına taarruz alabildiğine hızlandı ve genişledi.

Bu anlamda öyle bir sistem vaz ettiler ki, dünyadan çekilsen belki kendi nefsini kurtara bilir, ahiretini zay etmiş olmazsın. Fakat, şu mimsiz medeniyeti senin gibi çirkin ve sefahetli gören ehlin ve milletinden pek azdır. Tarih gösterdi ki, bu dünyada başarılı olan ve beşeriyete barış ve sulh getiren bir medeniyet her zaman hakimdir. Madem ki güçlü olanın kültürü dahi hakimdir. Ve madem ki bizim kültürümüz hem de hakktır. Demek Avrupalı on gayret etse, biz iki cehdle onların önüne geçeriz. Onlar 20 okusa, bizler bir okumakla onlardan daha ilimli ola biliriz. İşin acı tarafı biz o iki cehdi ve o bir okumayı dahi yapmıyoruz.

Hem dünya öyle bir hızla ilerliyor ki, en kısa yoldan çözüme kavuşturulan meseleler bir-birine ola bildiğine kenetleniyor. Birinde bir hata öbürü için vefat demek olduğundan, bütün sistem bir-biriyle gayet samimi bir şekilde bağlılar. Mesela, reis-i cumhurun rahat hareket ede bilmesi için, bürokrat ve memurların itaati, kitle bilgi aletlerinin insafı ve memleketteki ağaların dostane muamelesi farzdır. Bunların birinde bir itaatsizlik, insafsızlık veya husumet olursa, netice sadece çekişme ve gerilme olur.

Biz müslümanlar dahi, dünyanın işini gayet azim ve derin bir şekilde bilmek mecburiyetindeyiz. Dünyanın işini bilmeden, Avrupalıya ve fikr-i dalalete galebe mümkün ve kabil değildir. Bu yüzden, içten ve dıştan her türlü baskı ve zulmü ve taarruz ve tehacümatı def etmek için, hayatın her safhasında ehl-i diyanetin salah için bulunması gayet şiddetli bir şekilde icab ediyor. Hem ehl-i dünya ve zulüm, hayatın her bir dalından üstümüze hücum ediyor. Hatta alem şahittir ki en olmayacak yerlerde, pazarlık için heva ve hevesi kamçılayacak şeylerin istifadesi dahi bunu açıkca gösteriyor ki, en masum bir alanda hizmet dahi ehl-i din için zor bir imtahandır. Bunların karşısını almak için dahi hayatın her safhasında olmak vücubiyet derecesinde elzemdir.

Fakat, dünyanın işini yaparken, dünyaya kalben bağlanmayacak, dünyayı sadece kalben terk edeceğiz. İhlas ve samimiyet olmazsa, rıza-i İlahiyi kazanayım derken dünyaya dalmak o kadar da zor bir iş değil.

Mahir Z.
Sefer 22, 1430

Güzele Bakmak Sevap mıdır?

Sual: Güzele bakmak sevabtır diyorlar. Bunun doğruluk payı var mıdır?

Cevab:
Bismillahir Rahmanir Rahim

Evet güzele bakmak sevabtır, fakat gerektir ki güzel hakiki güzel olsun. Şeytanın dürtüleri ile güzel görünen ve hüsn-ü cemalinde ittifak edilen güzel, hüsn-ü mahzdır. Kendisi güzel olduğu gibi ondan nebean eden her bir netice dahi güzeldir, hayırlıdır.

'Güzellik bakanın gözündedir' veya 'zevkler tartışılmaz' gibi şeytani vesveseler mutlak hakikatı iskat ettiği gibi, görüş ayrılığından doğan ihtilafı bir müddet örtmek ve asıl hakikati gizlemek için kullanılan diller ezberi ifadelerdir. Halbuki hakikat birdir ve Allahın nezdinde belirli şeyler güzel ve diğerleri de çirkindir. İnsanları hakikatin çehresi yönünde ihtilafa sevkeden şeytanın dürtüleridir. Seyyidimiz Aleyhissalatu Vesselam, 'kadın haddizatında güzel değildir, onun kucağındakı şeytan onu güzel gösterir' buyurmuştur. Yani bir harama bir kimsenin güzel, öbürünün çirkin demesi, birisinin şeytanın dürtülerine yenilmesi, öbürünün de ondan tesirlenmemesindendir.

Ahireti istersen, hakiki güzele bak. Hakiki güzele her kes güzel der. Güzele güzel demem, güzel bana güzel değilse.

Dindeki evamir ve nevahi bellidir. Haram olan bakışlar, günahtır. Asari rahmetillah nevinden nimetlere bakıp tefekkür etmek ise ibadettir, hasene-i mizanın ağırlaşmasıdır. Fakat Allahın rahmet eserlerinin içine haram olan bakışlar girmemelidir. Çünkü onlar insanı sarhoş ettiğinden ve tefekkür menzili olan akıldan ziyade nefisle alakadar olduğundan tefekküre yol açmaz. Mesela, ecnas-ı nisa da Allahın asarındandır deyip ona nazar etmek, olmaz. İşte güzele bakmak sevabtır darb-ı meseli de hakikat olması ile beraber güzeli Allahın rahmet eserleri olarak niteler.

Mahir Z.
Sefer 21, 1430

Tuesday, February 10, 2009

Bıkkınlık Bahsi

Ebediyyet Risalesinden

Ebedi Sülukta Rabbani Lütuflar

Bıkkınlık Bahsi



Ey ehl-i cennet! Artık ebediyet var, ölüm yok! (Buhari, Rikak 50, 51; Müslim, Cennet 43, (2850))



Bir vakte kadar zaman, ölüm ve dirilişlerle sallanıyor. En belirgin ve en çilekeşl olanları da bu dünyada yaşadığımız ölümlerdir. İnsan yaşadığı sürece pek çok ölümlere şahid oluyor. Bu ölümler içerisinde en şiddetlisi, aile ve ya arkadaşlarımız gibi en lezzetli nimetlerin ölümüdür. Eğer bu ölümlerin karşılığında bir mükafat olmasaydı, birisi bizimle alay ediyor, bize zulm ediyor şeklinde düşüne bilirdi. Çünkü, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki yalnız tatmaya izin var, yemeğe yok, görmeğe izin var, bakmağa yok. Sanki birisi bizimle oyun oynuyor. Evet, gerçekten de bu bir oyundur. Allah Kuran-i Kerimde dünyayı “Bilin ki dünya yaşayışı, ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir bezentidir” (Hadid, 20) şeklinde anlatıyor. Lakin dünyanın oyun olmasının gerçekte bir hikmeti, sebebi vardır ve büyük bir rahmet, azim bir lütuf olmasının güzelliğini taşıyor. Dünya oyun olması gerekiyor ki, ona meyl etmeyelim, gönül vermeyelim. Eğer dünyadakı lezzetler uzun süreli olsaydı, insanlar dünyadan bıkmaz, dünyaya daldıkça dalarlardı. Binaenaleyh, bıkkınlık hissi Allahın kalbimize koyduğu çok büyük bir nimettir.



Dünya sebeblere bağlanmış ve Allahın icraatına perdedarlık yapıyor. Sebeblerin hakkını vermek isteyenlerin kalbi bütünüyle Hakka bağlı olmadığı zaman, hayalen ve farzen sebebleri nazarında sükut ettirmediği zaman, strese girecek, yorgun düşücek hatta bazen canından bezecek. Bu bıkkınlık ve stres aslında Allaha tam bir şekilde tevekkülü kıran insana atılmış rahmet ve merhamet tokatıdır ki, aklını başına alsın. O yüzden “felaketlerden rahmet doğar” ifadesi felaket ve helaket içinde olan milletimizin diline düşmüş, recayla tüllenen o temiz kalplerin yegane ve tek umut menbaı haline gelmiş.



Evet, bir çocuğa bağırsanız üzülür, vursanız kızar, dövseniz ağlar ve isyan eder. İslam dünyasının da gözleri dolmuş, küçük bir incitmeyle ağlayacak. Halbuki yalnız ağlaması ve dalalete karşı isyanı kurtara bilir onu. Bu hem ferdi, hem ailevi, hem de içtimai hayatta öyledir. Bir nimetin ölümü insanları başka bir nimete yöneltiyor. O da ölünce, başka bir nimet peyda oluyor. Bu böylece devam ediyor. İnsan görüyor ki zahmetle kazandığı ve elde ettiği mal ve menal elinden pek hızlı çıkıyor ve süratli bir şekilde ölümle karşı karşıya. Onların ölümü insanı dünya malı kazanmasından bıktırıyor. İnsan bundan sonra daha az zahmetle, daha çok elde etmek istiyor ki, elinden çıksa bile lezzetini tada bilsin. Bu da insanın Rabbini bula bilmesi ve yüzünü ebediyet olan asıl vatanına dönebilmesi için tehlike yaratıyor. Buna binaen olsa gerektir ki, İki Cihan Serveri (sallallahu aleyhi vesellem) “İnsana kendi çalıştığından (zahmetinden) başkası yoktur.” diye buyurmuştur.



Dünyada uzun süre devam eden bir lezzet yoktur. En ali hissler, en duygulu dakikalar, en sevinçli anlar, en mutlu saniyeler, en şehvani zamanlar dahi çok kısa bir sürede tükenip sahibini yeni lezzetler arayışlarına sürüklüyorlar. Lezzetler ve zevkler fani ve kısa olduğundan, insanoğlu lezzetleri bir başkasıyla değiştirmek mecburiyyetini hissediyor. O yüzden her girdiğimiz sezonda yeni markalar çıkıyor, insan değişim geçirmek ihtiyacı hissediyor. Batı dünyasının hayat şeratinin rahat olmasının bir sebebi de bıkkınlık vermelerinin önünü almaktır.



İnsan bu dünyada nümuneyi yalnız tada bilir. Evet, insan bir şeyi tatmadıkça, lezzetine nigahban bulunmadıkça, onu arzulamaz ve istemez. Anne görmeyen bir çocuk annenin lezzetini bilmediği için annesini, annesi erken yaşta ölen bir çocuk kadar istemez. O ikinci yetimin annesini görmesi, lakin ona kanamaması, annesini öbüründen daha çok arzulamaya sevk etmiştir. Ve ya, geceyi uyumasak, kaylule zamanını da uykusuz geçire biliriz. Lakin kayluleden bir saat önce uyursak, kaylule vakti kalkmak çok zor olucaktır. Ve ya, oruçlu bir insanın yanında yemek kokusu ona yemeği her kesten çok arzulattırıyor. Ve bu dünyadakı her şey de buna benziyor. Bize veriliyor, biz ona doymadan elimizden alınıyor. Biz yeni bir lezzetin arkasınca koşuyoruz, elde eder etmez elimizden çıkıyor. Allah, Kuran-i Kerimde bu hakikatı “dünya yaşayışı, bir yağmura benzer, bitirdiği nebatlar, ekincileri şaşırtır, sevindirir, sonra kuruyuverir de bir de bakarsın, sapsarı olmuş, sararıp solmuş, sonra da unufak olmuş, dağılıp gitmiş” (Hadid, 20) şeklinde bildiriyor.



Demek ki, her maddiyat idama mahkum bir fani hükmündedir. Yani dünyanın maddiyata, nefse bakan yönü hep çok kısa ve sıkıntılıdır. Lezzeti uzun sürse bile, bir zaman sonra bıkkınlık veriyor. Mesela, evlilik ahirete dayandığı için uzun süreli ve bıkkınlık vermiyor. Batıda ise evlilik ahirete dayalı bir izdivac olmadığı için kısa süreli olup, eşleri bir-birinden bıktırıyor. Eşler bir-birlerine çok bağlanmasınlar diye çocuktan da içtinab ediyorlar. Namaz, oruç, ibadet, zikr, Kuran-i Kerim okumak, Allah sevgisi uhrevi olduğu için ve bir yönüyle ebediyyete baktığı için bıkkınlık vermiyor, usandırmıyor. Başka mülahazalara bağlı sevgi ve sevdalar ise çok kısa ve çok usandırıcı. Eğer ibadetler dahi usandırıyorsa, demek ki ibadetlerimizi de maddiyata çevirmişiz. Demek ki namazı ikame ederken ihsan şuuruyla lahut alemine pencere açip berzah alemindeki Cemalullah’ın tecellisini seyredemiyoruz, orucumuzu havasların orucu gibi muhafaza edemiyoruz, zikrlerimizi Allahın haşyetini ve haşmetini ve kudsiyyetini tüm iliklerimizde duyup da ney gibi inletemiyoruz ve bütünüyle Cenab-i Vacibü’l Vücuda bağlanıp iman getirememişiz ki, bütün ibadet ve dualarımız maddiyata dönüşmüş. Kuran-i Kerim bu tehlike karşısında müslumanları uyanık olmağa çağırmış ve “Ey iman edenler! İman edin” (Nisa 136) ayet-i kerimesiyle ihtar etmiş ve her gün imanımızı yenilemeyi bize emretmiştir.



Hz. Yusuf (a.s.) bize nefse itimad etmememiz gerektiğini tavsiye buyurmuştur. Zira nefis her zaman kötülüğe sürükler, zahiren ise bizim gözümüze güzel gözükür. Mesela, rahat bir koltukta oturmak, küçük bir kulubede donmaktan zahiren daha iyi gözükse de, netice itibarile güzel gözüken yani cehennemi etrafını kaplayan şehvet, kötü gözükenden yani cennetin etrafını saran mekarihden daha zararlı ola bilir. Allahın bizim hılkatimize ve mahiyetimize cebri lütuflar şeklinde irademizin dışında koyduğu bazı beşeri zaaflar nefsimize karşı verdiğimiz savaşta en büyük silahlar hükmündedir. Mesela, üşümek ve ya terlemek gibi hususiyetler olmasaydı, nefsimiz bizi ya dondurur ya da yakardı, cehennemi bile küçük görürdük. Yorgunluk zaafımız olmasaydı, nefsimiz bizi at gibi ölene kadar koşturur ve helak ettirirdi. Nefsimiz küçük olmasaydı ve sonsuz sayıda zaaflarımız olmasaydı, Rabbimizi bilemezdik. Nefsini bilen Rabbini bilir – hadis olsun, olmasın – hadisi bu hakikati çok güzel ifade ediyor. Nefsimize ve dünyaya karşı en önemli silah olan bıkmak, usanmak ve stres gibi zaaflarımız ise dünyaya dalmamızı engelliyor, maddiyata takılıp kalmaktan, nazarımızı ebediyyete çeviriyor ve çok büyük bir rahmet ve müthiş Rabbani bir ikram olarak bize cenneti ve Allahın Zatını arzulattırıyor.

Nazar nedir ve niye vardır?

Nazar nedir ve niye vardır?

Halk arasında nazar değmesi diye tabir edilen bu illet haktır ve Allahın kıskançlık sıfatına dayanmaktadır. Resulullah (aleyhisalatu vessalam) buyurdular ki, "Arkadaşını aşırı medh edersen boynunu kırarsın." Ona kaldıramayacağı yükü yüklersin, haddizatında kendisinde barındırmadığı hasletleri ona ithafta bulunursun, böylece Allaha ait olan hakları kula verir, hem şirke girersin ve hem de arkadaşına zarar verirsin. Mezkûr hadis nazarın tahakkuk sebebini gösteriyor. Halk buna kötü nazar da der. Yani meseleye bakarak zahire takılıp kalmak, maddenin arka planını görememek, dünyanın misal âlemindeki temessulatını idrak edememek, en kötüsü de Allahın meşietiyle mükemmel olarak yarattıklarını Yaratıcıya değil de, yaratığa vermek, böylece bu çok ağır mesuliyetin nazir tarafından bakılan şeyin üstüne koyup yıkmaktır. Bu sebebledir ki güzel bir şey gördüğümüzde maşallah (Allahım! Baktığım şey güzel ama Senin sanatın, Senin eserin, dilemişsin ve istemişsin lakin ne kadar da güzel halk etmişsin. Gözlerim güzele bakar ama kalbim Cemalini görür, baktığım şey de sırf Cemalullahı hatıra getirdiği için uzun uzun baktım) demeliyiz. Nazarda haksızlık olmaz bilakis adalet tecelli eder, şefkat tokatları vazife başındadır, irşad edicidir ve bir nevi geçmiş günahlara kefarettir. Günahkâr yalnız nazirdir.

İlim, Tefekkür ve Hikmet

İlim, Tefekkür ve Hikmet

İlim yapmak her kişinin becerebildiği bir iş değildir. İnsanlığın Muhtacı (aleyhi ekmeluttahiyyat) ‘bir saat tefekkür, bir yıl ibadete müreccahtır’ buyurmuştur. Peki, bu acip devirde ilim yapan milyonlar nas bu ibadetten nasiplenmişler mi? İnşallah, lakin korkuyorum ki, çoğu aldanmış. Şöyle ki, ilim iki taraflı olursa makbuldür. Yalnız ahrete dayalı dini ilimler olsa sükûta ve zahiriyyete namzettir. Bunlar zahiri ilimleriyle meşgul olan âlimlerdir. Bunların ahir zamanda alıp-verecekleri hiç bir şey yoktur. Böyle âlimlerin ilmi ya İslam’ı güzel şekilde yaşayan topluluk içinde ve ya ahirzamanın baharında yaşayan topluluk için önem arz eder. Yalnız müspet ilim sahipleri ise çok tehlikeli bir noktada duruyorlar, iman etseler Hz. Ömer, inat etseler Ebu Cehl olma ihtimalleri var. Darwin ve Bedüizzaman (k.s.) en güzel örneklerdir. İki taraflı ilim tahsil edenlere âlim, ilmiyle seyr ü süluk yapanlara arif, yalnız müspet ilimlerle uğraşanlara ise filozof deriz. Âlimlerin dinde derinleşmesi ve ya ilimleriyle amel etmemeleri onların âlim sıfatlarını almaz, lakin ilimleri ötede başlarına dert olur.

Dünyadan götürülecek ve Kur’an ve sünnette açık olarak bildirilmiş şeriat ilmi zahiri ilimdir. Müslüman olmayanlar bile öğrene bilirler. Bu ilimler ibadet ü taatın dış yapılış tarzıyla ilgili olup ve çok umumi ve genele hitap eden bir ilimdir. Bu ilimlerle meşgul olanın tefekküre ihtiyacı yoktur, zira ezberle dahi ilim sahibi ola bilir. Böyle insanların ilim tahsil etmeleri için sevap yoktur belki ama vesile oldukları hayırlar için dereceleri yükselir. Mükâfat ilme değil tefekküre verilir. Yani bulunduğun makama değil, yaptığın fiile ve ibadete verilir. Tefekkür, âlimin bir irfani halden diğerine geçmesi, aklın acziyyeti olarak sır ve gayb perdelerini bir-bir aralaması, sebeplerin büyük ve dizgili bir esbab ağının bir parçası olduğunu düşünüp Müsebbibü’l Esbab ve Hâkim sıfatlarını tespih edip, hikmet kaynaklı mülahazalarla dolup boşalması ve dünyayı sebep yapıp efkârını ötelere çevirmesidir. Böyle bir arifin yaptığı tefekkür kuruntu bazı şeyleri aklında tutmak için değil, marifetullahta terakki etmek için olduğundan sevabı pek azimdir. Lakin arif bir kimse tefekkür ettiği zaman, bambaşka bir âleme dalar, pencere açıp başka âlemleri seyre dalar. Bu halden çıktığı zaman, tefekkürüyle aldığı bazı hakikatler ona yabancı gelebilir, hatta anlamaya bilir, lakin çaba sarf etse anlaması kolay olur. Bunun çaresi tefekkürü kısa tutmaktır. Benim gibi avam insanlar, marifetullah adına nasibi olmadığı için kısa tefekkür etseler belki daha bereketli olur. Mesela, ben tefekkür ettiğim zaman ve kalbime bazı ilhamlar geldiği zaman çıkıp dolaşıyorum. Enine boyuna düşünüp, geri döndüğümde kaydediyorum. Bunun için olsa gerektir ki, İnsanlığın Medar-ı İftiharı (Aleyhisallatu Vesselam) tane tane ve yavaş yavaş konuşurdu. Bunda maksat dinleyen bir kimsenin her hangi bir halde iken yakaladığı hikmeti iyice düşünmesi için idi ve sonraki söylenen meseleleri kaçırmaması için idi. Kur’an da bu mevzuya dokunarak “Kur’anı ağır ağır, güzel güzel oku” (Müzemmil, 4) şeklinde ihtarda bulunmasıdır. Demek irfana dair ilmi yavaş yavaş almalıyız, yoksa okuduğumuzda bir şey anlamayız.

Arif bir kimse yazdığı bir eseri bir zaman sonra okusa anlamaya bilir. Çünkü arifler öylesine yazı yazmazlar. Onların bir şey yazması için ötelerden kalplerine ilim ve ilham konması gerekmektedir. Bu ilmi almak için ise, seyr ü süluk ve metafizik manevi yolculuk şart-ı evveldir. Arif bir kimse, yeniden eski haline dönmezse yazdığı eserleri anlayamaz. Ve onları okuyan kimseler de bulundukları metafizik ve irfani hal kadar anlarlar. Mesela, Kur’an mekân ve zamandan münezzeh bir Zat-ı Zülcelalın kelamıdır. Kuran bir şeriat ve ya felsefe kitabı değildir, yalnız marifet ve ya hakikat kitabı da değildir. Sırf buna göredir ki, çöldeki bedevi Arap da, Ebu Hanife ve İmam-ı Şafii kimi büyük kametler de kendince Kur’andan bir şeyler anlar ve istifade ederler. Arif ve âlimleri küçümsememek gerekir, çünkü onlar Allahla hep irtibat halindedirler, hep ötelerden ilim alırlar. “Ona tarafımızdan ilim vermiştik” (Kehf, 65). Peygamberlerden sonra Allahın veli ve arif kulları Allahtan ilhamlar alırlar. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) belki buna dayanarak “âlimler nebilerin varisleridir” buyurmuştur.

Tefekkür ve ilim tahsili gecenin son üçte biri yapılmalı. “Zira gece neşesi hem daha dokunaklı hem de deyişçe daha sağlamdır.” (Müzemmil, 6). Bu devirde riya ve gösteriş yoktur, harama nazar, haram iş yoktur, dünyevi kederler yoktur. Tam bir ihlâs ve samimiyyet vardır. Efendimiz (Ona binler salât ve selam) “Kim kırk gün ihlâsla sabahlarsa kalbinden diline hikmet parıltıları akıverir.” (Müsnedüş-Şihab, 1/285) Tefekkürde derinleşen arif ve veli kullar üşümeye başlarlar ve titrerler. Avamların tefekkürü üşümeye sebebiyyet verse de, az olduğundan bunu anlamazlar. En güçlü üşüme ise İki Cihanın Serverinin üşümesidir. “Ey o örtünen” (Müzemmil, 1) ve “Ey örtünen” (Müdessir, 1) ayetleri buna işaret ediyor. O yüzdendir ki, en büyük âlimler başlarına yoğunca bir sarık bağlamış, bellerine de uzun ve kalın cübbe atmışlar. Hem gecenin en soğuk anı gecenin sabaha yakın olan anıdır. Ve sıcaklık rehavet getirir, soğuk insanı zinde tutar, gafletten kurtarır. Sıcak memleketlerin terakkisi soğuk memleketlere göre zordur. Bu soğukta 40 gün ihlâsla tefekkür eden insanın diline hikmet parıltıları akar da insan bunu sabahın kerahet ve kaylulesinde yatarak değil, çıkıp insanları irşad ederek değerlendirmelidir. “Ey sarılıp bürünen, kalk artık uyar” (Müdessir 1,2) ayeti buna işaret ediyor. Uyarmak için en güzel saat o saattir, o saat kaçırılırsa günün bereketi gitmiş demektir. Sabah uykusu rızka manidir.

Kırk gün ise kesretten kinaye olarak kullanılmış, meşhur ve geleneksel halvet ve uzlet dönemidir, inziva vaktidir. Sonraki bahislerde onları açıkladığımdan isteyenler onlara müracaat ede bilirler. Efendimiz de (Aleyhisallatu Vesselam) ilk vahiy aldığı vakit bir süre münzevi hayat yaşamıştır. Günümüzde böyle inzivaya çekilmek çok zor olduğundan, günümüzde en iyi halvet ve inziva gece vakitleri olsa gerektir ki, böyle küçük bir halvete dahi 40 gün yapılsa büyük ecirler veriliyormuş.

Tefekkür eden, aldığı hikmetleri kaydeder ve o hikmetlerden ileri zamanlarda başka ilimler doğar. Bu böylece devam eder. O yüzden büyüdükçe büyür ve sevabı bir yıllık ibadet azametine dönüşür ki, Muhbir-i Sadık (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bunu bize haber veriyor.

Bazı âlimlerin kalbinde riya marazı olduğu için ilmi kendisine hayır verse bile riyayla daha büyük günahlara yelken açtırır. Bununla ilgili âlimlerin halvet bahsinde uzunca anlattığımdan buradan anlatmayacağım lakin bu konuyla ilgisi olduğunu düşündüğüm için biraz dokunmak icap eder. Sırlar gizli kalmalı, riya sebebi olacağı için açıp faş edilmemeli. Sırlar yalnız veli kullara açıldığından, onları başkalarına anlatmak bir nevi “ben veliyim, mübarek bir kulum” demektir. Başka bir marazı, ‘sırlar karşısında hayrete varılmalı, Mevlana gibi dönülmeli’ hakikatine münafi olmasıdır. Başkalarına anlatıldığı zaman tefekkür kesilir, hikmetler anlaşılmaz kalır, adeta ‘bürünmüşlük’ devri başlar. Bunun sırrı da bu ayette gizlidir. “Ey o örtünen, gece kalk pek azı hariç, Rabbinin ismini an ve her şeyden kesilerek Ona çekil” (Müzemmil 1,2,8). O yüzden kalbe gelen ilhamları ve ilmi anlatmak yalnız ihlâs tam olunca ve tefekkür hali dışında caiz ola bilir. Büyük şahsiyetler için bu mesele bahis mevzu olamaz. Onlar derin arifane haldeyken de ilimlerini nakış ede bilirler.