Wednesday, February 18, 2009

Unsuriyetperverlikle alakadar bir sual

Unsuriyetperverlikle alakadar bir sualdir.

Bir ahiret hemşirem rufekası ile millet konusunda tartışmış. Bilad-i Anadoludan olan türk kardeşleri Anadolu türkü olduğunu inkar etmiş, Osmanlı türkleri olduklarını beyan etmişler. Üstelik Kafkas türkü olan o hemşiremi dahi türklükten beri tutmuşlar, türk olmadığına hükmetmişler. Bundan gayet derecede sıkılan hemşirem dahi benim gibi abd-i gübarın fikrini öğrenmek istemiş. Bana geldi ve fikrimin izharını istirham etti. Ben de onu orda teskin ettim. Özellikle millet ve unsuriyet gibi nefs-i enaniyeti ve enaniyet-i aidiyeti ve şöhret-i millet-i kazibeyi nihayetsiz bir surette tahrik edip galeyana getiren ve okşayan bir konuda tartışma zemininde müzakere ve münazara yapılmaz. Yapılsa, neticesi hiç ve yokluktan başka, elim ve kederli bir yorulmadan başka bir şey hasil etmez. Çünkü millet ve anasır-ı milliye deliller üstünde durmaz, hissi ve duygusaldır, her kes aynı şeyi hissetmez, mebdei ve menşei ve menfezi ve menzili ile ilgili müteaddit efkar muhtelif düşünceler ortaya atar, en uygun olanı seçilir. Ondan dolayıdır ki, nasıl bir nasara ve bir yahud ve bir müslim bir araya gelip, imani konuları münazara şeklinde konuşması caiz değildir, aynen öyle de, millet konusunu dahi öyle ortamlarda
konuşmak, doğru bir hareket değildir. Fikrim ise şöyledir:

Bismillahir Rahmanir Rahim

Şeytandan ve unsuriyetperverlikten Allaha sığınırım.

Garbın millet konusunda üç fikir mektebi vardır. Birinci mekteb İslama en yakın olanıdır. Öbür mektebler dahi İslami hakikatleri içinde barındırıyor. Şöyle ki:

1. Birinci mekteb-i fikri, milleti Allah tarafından ihsan edilmiş, değişmez, değiştirilemez, yerinden oynamaz bir sosyal kurum olarak gösteriyor. Onlara göre, bir milletin gelenek ve görenekleri, usül ve adabı eskiden beri varolagelmiştir ve hiç bir zaman da değişmez, sabit bir unsur olarak kalacaktır. En büyük unsuriyetperverler, menfi milliyetçiler ve nazistler bu mektebin savunucularından çıkıyorlar.

2. İkinci düşünce mektebi ise milleti uydurulmuş bir alet olarak görürler. Onlara göre milletler ve anasır, liderler tarafından uydurulmuş, bazı ekonomik ve siyasi amaçlara ulaşmak için ortaya atılmış ve insanları bu yönde kullanarak bazı menfaat-i maddiyeyi elde etmek uğrunda kullanmak için bir araçtır. Menfi milliyetçiliği ve unsuriyetperverliği besleyip, başka milletleri yutmakla ve cidalla gıdalanan bir ideolojiye dayanır.

3. Üçüncü mekteb ise, milletlerin sonradan insan toplulukları tarafından kendiliğinden oluştuğuna inanır ve insanların bir-biriyle münasebetleriyle intac eden içtimai değerler ve milli anasır, milletin üssül esası ve zerrat-ı vücudu sayarlar. Onlar için bütün milletler sonradan kurulmuş cami insan topluluklarıdır.

Şeriat ise milleti dinin direği olarak görür, Allahın ayetül kübrasına delil ve burhan olarak takdim eder. İslam akidesince, milletler Allah tarafından halk edilmiş müstesna insan topluluklarıdır ve her birisi kendine öz ve mahsus özellikleri ile farklıdır. Fakat İslam dini onların kültürlerini süzgeçten geçirerek, onlara ait İslamın çirkin gördüğü adetleri yasaklar.

Bütün bunları aklın bir köşesinde tuttuğumuz zaman ortaya çok açık ve beyyin hakikatler tecelli edecektir. Allahın Orta Asya kırlarında ve Çinde halk ettiği türk milleti hep göçebe hayat sürdüklerinden çok defa cennet denizi olan ihtiyar Hazar gölünün şark sahiline kadar gelir ve oralarda yuva edinirlerdi. Orta Asyaya hicretin 80-ci senesinde risalet-i Nebeviye aleyhissalatu vessalamın nurunun gelmesi, Abbasiler devletinin 1258 yılındakı vefatı döneminde ve verasında Selçuklu türklerinin İranın şimalinden, Kafkasları aşarak Malazgirte dayanması ve Söğütlüye kadar ilerlemesi dahi gösteriyor ki, hepimiz şanlı Selçuklu soyundan gelmekteyiz. Ve Birinci Harb-i Umumiden sonra Anadoluda mesken tutan türkler, ülkelerini dahi Türkiye diye tesmiye ettiler.

Bugün Devlet-i Aliyeyi Osmaniye olmadığından, Anadoluda ve Kafkaslarda yaşayan türkler, tarihi vakalar sebebiyle muhtelif vucuhta tersim edilmişlerdir. Bu farka rağmen, her iki ırk halen necip ve asil türk ırkına intisab etmişlerdir ve Kafkaslardaki türkler dahi türk olarak nitelendirilmeleri en doğal haklarıdır.

Tarihen, şimalden gelen istibdad ve menfi siyaset, türkleri ayırmak için Kafkas türklerine dahi çakma ve takma ve uydurma ve suni bir isim takmışlar, azeri demişler, memleketlerine de Azerbaycan demişler. Böylece, Kafkas türkleri kendilerini o zamandakı Anadolu türklerinden ayrı görmeğe başlamışlar. O yüzden, azeriler belki azerilikten çok türktürler.

Hem Osmanlı türkü ifadesi hakikat nazarında kabul değildir, tarihte de vaki değildir. Çünkü o zamanlar türklerin çoğusu müslümandı, Osmanlı hilafetini kabul ediyorlardı, onlar dahi osmanlıydı. İslamda, iki ayrı İslam devletinin yaşaması şeriat nazarında cevaz yoktur. O devirdeki müslüman türklerin cemi ve bütünü Osmanlı sayılıyordu. Zaten koca Devlet-i Aliyenin vefatı ve hilafetin vefatı her bir türk ulusunu müstakil etti, başka kutuplara çekti. Bundan dolayı, Osmanlı türkü diye ayırmak, mümkün değildir.

Mahir Z.
Sefer 24, 1430

No comments:

Post a Comment