Tuesday, February 10, 2009

Bıkkınlık Bahsi

Ebediyyet Risalesinden

Ebedi Sülukta Rabbani Lütuflar

Bıkkınlık Bahsi



Ey ehl-i cennet! Artık ebediyet var, ölüm yok! (Buhari, Rikak 50, 51; Müslim, Cennet 43, (2850))



Bir vakte kadar zaman, ölüm ve dirilişlerle sallanıyor. En belirgin ve en çilekeşl olanları da bu dünyada yaşadığımız ölümlerdir. İnsan yaşadığı sürece pek çok ölümlere şahid oluyor. Bu ölümler içerisinde en şiddetlisi, aile ve ya arkadaşlarımız gibi en lezzetli nimetlerin ölümüdür. Eğer bu ölümlerin karşılığında bir mükafat olmasaydı, birisi bizimle alay ediyor, bize zulm ediyor şeklinde düşüne bilirdi. Çünkü, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki yalnız tatmaya izin var, yemeğe yok, görmeğe izin var, bakmağa yok. Sanki birisi bizimle oyun oynuyor. Evet, gerçekten de bu bir oyundur. Allah Kuran-i Kerimde dünyayı “Bilin ki dünya yaşayışı, ancak bir oyundur, bir eğlencedir, bir bezentidir” (Hadid, 20) şeklinde anlatıyor. Lakin dünyanın oyun olmasının gerçekte bir hikmeti, sebebi vardır ve büyük bir rahmet, azim bir lütuf olmasının güzelliğini taşıyor. Dünya oyun olması gerekiyor ki, ona meyl etmeyelim, gönül vermeyelim. Eğer dünyadakı lezzetler uzun süreli olsaydı, insanlar dünyadan bıkmaz, dünyaya daldıkça dalarlardı. Binaenaleyh, bıkkınlık hissi Allahın kalbimize koyduğu çok büyük bir nimettir.



Dünya sebeblere bağlanmış ve Allahın icraatına perdedarlık yapıyor. Sebeblerin hakkını vermek isteyenlerin kalbi bütünüyle Hakka bağlı olmadığı zaman, hayalen ve farzen sebebleri nazarında sükut ettirmediği zaman, strese girecek, yorgun düşücek hatta bazen canından bezecek. Bu bıkkınlık ve stres aslında Allaha tam bir şekilde tevekkülü kıran insana atılmış rahmet ve merhamet tokatıdır ki, aklını başına alsın. O yüzden “felaketlerden rahmet doğar” ifadesi felaket ve helaket içinde olan milletimizin diline düşmüş, recayla tüllenen o temiz kalplerin yegane ve tek umut menbaı haline gelmiş.



Evet, bir çocuğa bağırsanız üzülür, vursanız kızar, dövseniz ağlar ve isyan eder. İslam dünyasının da gözleri dolmuş, küçük bir incitmeyle ağlayacak. Halbuki yalnız ağlaması ve dalalete karşı isyanı kurtara bilir onu. Bu hem ferdi, hem ailevi, hem de içtimai hayatta öyledir. Bir nimetin ölümü insanları başka bir nimete yöneltiyor. O da ölünce, başka bir nimet peyda oluyor. Bu böylece devam ediyor. İnsan görüyor ki zahmetle kazandığı ve elde ettiği mal ve menal elinden pek hızlı çıkıyor ve süratli bir şekilde ölümle karşı karşıya. Onların ölümü insanı dünya malı kazanmasından bıktırıyor. İnsan bundan sonra daha az zahmetle, daha çok elde etmek istiyor ki, elinden çıksa bile lezzetini tada bilsin. Bu da insanın Rabbini bula bilmesi ve yüzünü ebediyet olan asıl vatanına dönebilmesi için tehlike yaratıyor. Buna binaen olsa gerektir ki, İki Cihan Serveri (sallallahu aleyhi vesellem) “İnsana kendi çalıştığından (zahmetinden) başkası yoktur.” diye buyurmuştur.



Dünyada uzun süre devam eden bir lezzet yoktur. En ali hissler, en duygulu dakikalar, en sevinçli anlar, en mutlu saniyeler, en şehvani zamanlar dahi çok kısa bir sürede tükenip sahibini yeni lezzetler arayışlarına sürüklüyorlar. Lezzetler ve zevkler fani ve kısa olduğundan, insanoğlu lezzetleri bir başkasıyla değiştirmek mecburiyyetini hissediyor. O yüzden her girdiğimiz sezonda yeni markalar çıkıyor, insan değişim geçirmek ihtiyacı hissediyor. Batı dünyasının hayat şeratinin rahat olmasının bir sebebi de bıkkınlık vermelerinin önünü almaktır.



İnsan bu dünyada nümuneyi yalnız tada bilir. Evet, insan bir şeyi tatmadıkça, lezzetine nigahban bulunmadıkça, onu arzulamaz ve istemez. Anne görmeyen bir çocuk annenin lezzetini bilmediği için annesini, annesi erken yaşta ölen bir çocuk kadar istemez. O ikinci yetimin annesini görmesi, lakin ona kanamaması, annesini öbüründen daha çok arzulamaya sevk etmiştir. Ve ya, geceyi uyumasak, kaylule zamanını da uykusuz geçire biliriz. Lakin kayluleden bir saat önce uyursak, kaylule vakti kalkmak çok zor olucaktır. Ve ya, oruçlu bir insanın yanında yemek kokusu ona yemeği her kesten çok arzulattırıyor. Ve bu dünyadakı her şey de buna benziyor. Bize veriliyor, biz ona doymadan elimizden alınıyor. Biz yeni bir lezzetin arkasınca koşuyoruz, elde eder etmez elimizden çıkıyor. Allah, Kuran-i Kerimde bu hakikatı “dünya yaşayışı, bir yağmura benzer, bitirdiği nebatlar, ekincileri şaşırtır, sevindirir, sonra kuruyuverir de bir de bakarsın, sapsarı olmuş, sararıp solmuş, sonra da unufak olmuş, dağılıp gitmiş” (Hadid, 20) şeklinde bildiriyor.



Demek ki, her maddiyat idama mahkum bir fani hükmündedir. Yani dünyanın maddiyata, nefse bakan yönü hep çok kısa ve sıkıntılıdır. Lezzeti uzun sürse bile, bir zaman sonra bıkkınlık veriyor. Mesela, evlilik ahirete dayandığı için uzun süreli ve bıkkınlık vermiyor. Batıda ise evlilik ahirete dayalı bir izdivac olmadığı için kısa süreli olup, eşleri bir-birinden bıktırıyor. Eşler bir-birlerine çok bağlanmasınlar diye çocuktan da içtinab ediyorlar. Namaz, oruç, ibadet, zikr, Kuran-i Kerim okumak, Allah sevgisi uhrevi olduğu için ve bir yönüyle ebediyyete baktığı için bıkkınlık vermiyor, usandırmıyor. Başka mülahazalara bağlı sevgi ve sevdalar ise çok kısa ve çok usandırıcı. Eğer ibadetler dahi usandırıyorsa, demek ki ibadetlerimizi de maddiyata çevirmişiz. Demek ki namazı ikame ederken ihsan şuuruyla lahut alemine pencere açip berzah alemindeki Cemalullah’ın tecellisini seyredemiyoruz, orucumuzu havasların orucu gibi muhafaza edemiyoruz, zikrlerimizi Allahın haşyetini ve haşmetini ve kudsiyyetini tüm iliklerimizde duyup da ney gibi inletemiyoruz ve bütünüyle Cenab-i Vacibü’l Vücuda bağlanıp iman getirememişiz ki, bütün ibadet ve dualarımız maddiyata dönüşmüş. Kuran-i Kerim bu tehlike karşısında müslumanları uyanık olmağa çağırmış ve “Ey iman edenler! İman edin” (Nisa 136) ayet-i kerimesiyle ihtar etmiş ve her gün imanımızı yenilemeyi bize emretmiştir.



Hz. Yusuf (a.s.) bize nefse itimad etmememiz gerektiğini tavsiye buyurmuştur. Zira nefis her zaman kötülüğe sürükler, zahiren ise bizim gözümüze güzel gözükür. Mesela, rahat bir koltukta oturmak, küçük bir kulubede donmaktan zahiren daha iyi gözükse de, netice itibarile güzel gözüken yani cehennemi etrafını kaplayan şehvet, kötü gözükenden yani cennetin etrafını saran mekarihden daha zararlı ola bilir. Allahın bizim hılkatimize ve mahiyetimize cebri lütuflar şeklinde irademizin dışında koyduğu bazı beşeri zaaflar nefsimize karşı verdiğimiz savaşta en büyük silahlar hükmündedir. Mesela, üşümek ve ya terlemek gibi hususiyetler olmasaydı, nefsimiz bizi ya dondurur ya da yakardı, cehennemi bile küçük görürdük. Yorgunluk zaafımız olmasaydı, nefsimiz bizi at gibi ölene kadar koşturur ve helak ettirirdi. Nefsimiz küçük olmasaydı ve sonsuz sayıda zaaflarımız olmasaydı, Rabbimizi bilemezdik. Nefsini bilen Rabbini bilir – hadis olsun, olmasın – hadisi bu hakikati çok güzel ifade ediyor. Nefsimize ve dünyaya karşı en önemli silah olan bıkmak, usanmak ve stres gibi zaaflarımız ise dünyaya dalmamızı engelliyor, maddiyata takılıp kalmaktan, nazarımızı ebediyyete çeviriyor ve çok büyük bir rahmet ve müthiş Rabbani bir ikram olarak bize cenneti ve Allahın Zatını arzulattırıyor.

No comments:

Post a Comment