Tuesday, February 10, 2009

İlim, Tefekkür ve Hikmet

İlim, Tefekkür ve Hikmet

İlim yapmak her kişinin becerebildiği bir iş değildir. İnsanlığın Muhtacı (aleyhi ekmeluttahiyyat) ‘bir saat tefekkür, bir yıl ibadete müreccahtır’ buyurmuştur. Peki, bu acip devirde ilim yapan milyonlar nas bu ibadetten nasiplenmişler mi? İnşallah, lakin korkuyorum ki, çoğu aldanmış. Şöyle ki, ilim iki taraflı olursa makbuldür. Yalnız ahrete dayalı dini ilimler olsa sükûta ve zahiriyyete namzettir. Bunlar zahiri ilimleriyle meşgul olan âlimlerdir. Bunların ahir zamanda alıp-verecekleri hiç bir şey yoktur. Böyle âlimlerin ilmi ya İslam’ı güzel şekilde yaşayan topluluk içinde ve ya ahirzamanın baharında yaşayan topluluk için önem arz eder. Yalnız müspet ilim sahipleri ise çok tehlikeli bir noktada duruyorlar, iman etseler Hz. Ömer, inat etseler Ebu Cehl olma ihtimalleri var. Darwin ve Bedüizzaman (k.s.) en güzel örneklerdir. İki taraflı ilim tahsil edenlere âlim, ilmiyle seyr ü süluk yapanlara arif, yalnız müspet ilimlerle uğraşanlara ise filozof deriz. Âlimlerin dinde derinleşmesi ve ya ilimleriyle amel etmemeleri onların âlim sıfatlarını almaz, lakin ilimleri ötede başlarına dert olur.

Dünyadan götürülecek ve Kur’an ve sünnette açık olarak bildirilmiş şeriat ilmi zahiri ilimdir. Müslüman olmayanlar bile öğrene bilirler. Bu ilimler ibadet ü taatın dış yapılış tarzıyla ilgili olup ve çok umumi ve genele hitap eden bir ilimdir. Bu ilimlerle meşgul olanın tefekküre ihtiyacı yoktur, zira ezberle dahi ilim sahibi ola bilir. Böyle insanların ilim tahsil etmeleri için sevap yoktur belki ama vesile oldukları hayırlar için dereceleri yükselir. Mükâfat ilme değil tefekküre verilir. Yani bulunduğun makama değil, yaptığın fiile ve ibadete verilir. Tefekkür, âlimin bir irfani halden diğerine geçmesi, aklın acziyyeti olarak sır ve gayb perdelerini bir-bir aralaması, sebeplerin büyük ve dizgili bir esbab ağının bir parçası olduğunu düşünüp Müsebbibü’l Esbab ve Hâkim sıfatlarını tespih edip, hikmet kaynaklı mülahazalarla dolup boşalması ve dünyayı sebep yapıp efkârını ötelere çevirmesidir. Böyle bir arifin yaptığı tefekkür kuruntu bazı şeyleri aklında tutmak için değil, marifetullahta terakki etmek için olduğundan sevabı pek azimdir. Lakin arif bir kimse tefekkür ettiği zaman, bambaşka bir âleme dalar, pencere açıp başka âlemleri seyre dalar. Bu halden çıktığı zaman, tefekkürüyle aldığı bazı hakikatler ona yabancı gelebilir, hatta anlamaya bilir, lakin çaba sarf etse anlaması kolay olur. Bunun çaresi tefekkürü kısa tutmaktır. Benim gibi avam insanlar, marifetullah adına nasibi olmadığı için kısa tefekkür etseler belki daha bereketli olur. Mesela, ben tefekkür ettiğim zaman ve kalbime bazı ilhamlar geldiği zaman çıkıp dolaşıyorum. Enine boyuna düşünüp, geri döndüğümde kaydediyorum. Bunun için olsa gerektir ki, İnsanlığın Medar-ı İftiharı (Aleyhisallatu Vesselam) tane tane ve yavaş yavaş konuşurdu. Bunda maksat dinleyen bir kimsenin her hangi bir halde iken yakaladığı hikmeti iyice düşünmesi için idi ve sonraki söylenen meseleleri kaçırmaması için idi. Kur’an da bu mevzuya dokunarak “Kur’anı ağır ağır, güzel güzel oku” (Müzemmil, 4) şeklinde ihtarda bulunmasıdır. Demek irfana dair ilmi yavaş yavaş almalıyız, yoksa okuduğumuzda bir şey anlamayız.

Arif bir kimse yazdığı bir eseri bir zaman sonra okusa anlamaya bilir. Çünkü arifler öylesine yazı yazmazlar. Onların bir şey yazması için ötelerden kalplerine ilim ve ilham konması gerekmektedir. Bu ilmi almak için ise, seyr ü süluk ve metafizik manevi yolculuk şart-ı evveldir. Arif bir kimse, yeniden eski haline dönmezse yazdığı eserleri anlayamaz. Ve onları okuyan kimseler de bulundukları metafizik ve irfani hal kadar anlarlar. Mesela, Kur’an mekân ve zamandan münezzeh bir Zat-ı Zülcelalın kelamıdır. Kuran bir şeriat ve ya felsefe kitabı değildir, yalnız marifet ve ya hakikat kitabı da değildir. Sırf buna göredir ki, çöldeki bedevi Arap da, Ebu Hanife ve İmam-ı Şafii kimi büyük kametler de kendince Kur’andan bir şeyler anlar ve istifade ederler. Arif ve âlimleri küçümsememek gerekir, çünkü onlar Allahla hep irtibat halindedirler, hep ötelerden ilim alırlar. “Ona tarafımızdan ilim vermiştik” (Kehf, 65). Peygamberlerden sonra Allahın veli ve arif kulları Allahtan ilhamlar alırlar. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi vesellem) belki buna dayanarak “âlimler nebilerin varisleridir” buyurmuştur.

Tefekkür ve ilim tahsili gecenin son üçte biri yapılmalı. “Zira gece neşesi hem daha dokunaklı hem de deyişçe daha sağlamdır.” (Müzemmil, 6). Bu devirde riya ve gösteriş yoktur, harama nazar, haram iş yoktur, dünyevi kederler yoktur. Tam bir ihlâs ve samimiyyet vardır. Efendimiz (Ona binler salât ve selam) “Kim kırk gün ihlâsla sabahlarsa kalbinden diline hikmet parıltıları akıverir.” (Müsnedüş-Şihab, 1/285) Tefekkürde derinleşen arif ve veli kullar üşümeye başlarlar ve titrerler. Avamların tefekkürü üşümeye sebebiyyet verse de, az olduğundan bunu anlamazlar. En güçlü üşüme ise İki Cihanın Serverinin üşümesidir. “Ey o örtünen” (Müzemmil, 1) ve “Ey örtünen” (Müdessir, 1) ayetleri buna işaret ediyor. O yüzdendir ki, en büyük âlimler başlarına yoğunca bir sarık bağlamış, bellerine de uzun ve kalın cübbe atmışlar. Hem gecenin en soğuk anı gecenin sabaha yakın olan anıdır. Ve sıcaklık rehavet getirir, soğuk insanı zinde tutar, gafletten kurtarır. Sıcak memleketlerin terakkisi soğuk memleketlere göre zordur. Bu soğukta 40 gün ihlâsla tefekkür eden insanın diline hikmet parıltıları akar da insan bunu sabahın kerahet ve kaylulesinde yatarak değil, çıkıp insanları irşad ederek değerlendirmelidir. “Ey sarılıp bürünen, kalk artık uyar” (Müdessir 1,2) ayeti buna işaret ediyor. Uyarmak için en güzel saat o saattir, o saat kaçırılırsa günün bereketi gitmiş demektir. Sabah uykusu rızka manidir.

Kırk gün ise kesretten kinaye olarak kullanılmış, meşhur ve geleneksel halvet ve uzlet dönemidir, inziva vaktidir. Sonraki bahislerde onları açıkladığımdan isteyenler onlara müracaat ede bilirler. Efendimiz de (Aleyhisallatu Vesselam) ilk vahiy aldığı vakit bir süre münzevi hayat yaşamıştır. Günümüzde böyle inzivaya çekilmek çok zor olduğundan, günümüzde en iyi halvet ve inziva gece vakitleri olsa gerektir ki, böyle küçük bir halvete dahi 40 gün yapılsa büyük ecirler veriliyormuş.

Tefekkür eden, aldığı hikmetleri kaydeder ve o hikmetlerden ileri zamanlarda başka ilimler doğar. Bu böylece devam eder. O yüzden büyüdükçe büyür ve sevabı bir yıllık ibadet azametine dönüşür ki, Muhbir-i Sadık (Sallallahu Aleyhi Vesellem) bunu bize haber veriyor.

Bazı âlimlerin kalbinde riya marazı olduğu için ilmi kendisine hayır verse bile riyayla daha büyük günahlara yelken açtırır. Bununla ilgili âlimlerin halvet bahsinde uzunca anlattığımdan buradan anlatmayacağım lakin bu konuyla ilgisi olduğunu düşündüğüm için biraz dokunmak icap eder. Sırlar gizli kalmalı, riya sebebi olacağı için açıp faş edilmemeli. Sırlar yalnız veli kullara açıldığından, onları başkalarına anlatmak bir nevi “ben veliyim, mübarek bir kulum” demektir. Başka bir marazı, ‘sırlar karşısında hayrete varılmalı, Mevlana gibi dönülmeli’ hakikatine münafi olmasıdır. Başkalarına anlatıldığı zaman tefekkür kesilir, hikmetler anlaşılmaz kalır, adeta ‘bürünmüşlük’ devri başlar. Bunun sırrı da bu ayette gizlidir. “Ey o örtünen, gece kalk pek azı hariç, Rabbinin ismini an ve her şeyden kesilerek Ona çekil” (Müzemmil 1,2,8). O yüzden kalbe gelen ilhamları ve ilmi anlatmak yalnız ihlâs tam olunca ve tefekkür hali dışında caiz ola bilir. Büyük şahsiyetler için bu mesele bahis mevzu olamaz. Onlar derin arifane haldeyken de ilimlerini nakış ede bilirler.

No comments:

Post a Comment