Sual: Hayatın her ünitesinde olmalıyız ifadesinden ne anlıyorsun?
Cevap:
Bismillahir Rahmanir Rahim
Dünyaya dalıp, bu hayattan en güzel bir şekilde yararlanmaktan başka bir şey anlamıyorum. Herhalde, eğer muasır haricilerden olsaydım, bunu iddia ederdim. Onların aklına uyup gidenlerden de olsaydım dahi, zahiren bundan başka bir şey fehmetmezdim. Ancak mesele zaman ve mekan ve şeraitle mukayyet olduğundan, bazı haramların hükmü kalkmıştır.
Bu dünya dedikleri meta o kadar kısa, sahifelerle bir-birine ram edilmiş ve her bir sahife ölümden dahi gayet keskin kılıçlar hükmünde, ayrılık ve firaklarla bütün esnaf-ı nasa elem veriyorlar. Eğer başka insanlar olmasaydı, en akıllı karar mağarada münzevi bir hayat yaşayıp, dünyanın çamuruna ilişmeden dar-ı selama, sahil-i encama, asli vatan olan ahiret yurduna uçmak olacaktı. Fakat her bir insanın diğer insanların yanında çok yönlü ve pek ağır vazifeleri ve mükellefiyetleri vardır.
Maziye doğru süratli bir şekilde uçsak, göreceğiz ki insanlar daha ilkel koşullarda, daha az mesai yapıyor ve daha az üretip, daha az tüketiyorlar. Kabileler, şehirler ve ülkeler arası ilişkiler yok denecek kadar az. Kıta-i burudet olan Avrupada ise, kilise ve sultanlıklar el-ele vermiş insanları sömürüyorlar. Kilise dini yanlış temsil edince, beşeriyetin hakiki güzellikleri mimsiz medeniyetin, sefahetin ve dinsizliğin eline düştü. Evet, hakiki güzeli elde eden mağlup olamaz, çünkü hakiki güzelde ihtilaf olmaz, her kes güzel olduğunu kati kabul eder. Dinsizlik Avrupada büyüyünce, kilise husumeti ve istibdad, halkın gelişmesine ve akıllanmasına yardımcı oldu. Kendi fakir ülkelerinde değil, zenginliği ve rahatı başka beldelerde aramağa başladılar.
Bu vakit, İslam dünyasına döndüğümüzde görüyoruz ki, insanlar kendi ürettiğini tüketiyor, ticaret, insanlarla ve hatta dış devletlerle ilişkiler alt seviyelerde seyrediyordu. Ne dışarıdan ve ne de içeriden İslama alternatif bir üsul ve fikir hezeyanı yoktu. Avrupa düştüğü çukurdan çıkmakla oyalanırken, İslam devletleri hızla yükseliyor, o zamankı dünya düzeninde bu yaşam tarzı terakkide yetiyordu. Fakat Avrupada cereyan eden 6 hadisat, hem onların inkişafını ilerletti, hem de İslam dünyasına hücumları teksir etti.
1. Coğrafi keşifler başladı. Bunun neticesinde, Avrupaya bütün dünyadan servet akmaya başladı. Avrupalı, kendi memleketinde hemvatanı ile uğraşacağına, zenginliğin dışarıda olduğunu anladı.
2. Avrupaya akan zenginlik, ticareti hızlandırdı. Ticaret dahi şehirleşmeyi netice verdi. Şehirleşmek de, her bir beşer ihtiyacının kısa yoldan çözümünü ister ki, bu da fabrikaları netice verdi.
3. Uzak yerlere seyahat ulaşım araçlarında olağan hızla gelişmeyi tetiklerken, inadkar milletlerle savaşmak da icab ettiğinden ordu ve asker gücü dahi güçlendirildi. Bu ordu ise müslümanları mağlup etmeye yetti.
4. Dünyadakı servetlere sahip olmak için Avrupalı arasında inanılmaz bir yarış ve rekabet başladı. Rekabet, her şeyi mükemmel ve gayet hızlı icra olunmasını gerektiriyordu. Öyle bir rekabet ki, gözü doymayan insan, dünyadakı servetleri paylaşamadığından iki azim Cihan savaşı yaşayacaktı. Vakit darlığı ve her kesin nihayetsiz bir sür'atle hedefine ilerlemesi, maişet ve ticarette yeni icadlar teknolojik ilerlemeye sebeb oldu. Teknoloji bu hızlı şimendiferde öyle bir önem kazandı ki, hem askeri, hem iktisadi ve hatta kültürel anlamda hakimiyet sağlandı.
5. Dinsizlik, Avrupalıyı her türlü münkerat ve şehevi hisleri tatmin edecek seyyiatı işlemeyi kolaylaştırdı. Şehevi hisleri tatmin olan Avrupalı, çok rahat dünyevi işleri sıkılmadan yapa bilecek ve terakki edecekti. Müslüman ise, günahlara giremediğinden dolayı, zahiren en düşük seviyeli günah olarak gördüğü rehavete kendini kaptırdı, tembelleşti.
6. Hızlı hayat, yüksek teknoloji, dünyanın işini öğrenmek ihtiyacı, şehvetsiz hayat bütün bu terakkiyatın sebeb-i vücudu oldu. Bu muvaffakiyet, inandıkları dini dahi (protestant ve Musevilik) haklı gösterdi, mimsiz medeniyeti evrensel bir kural olarak vaz etti. Bu ilerleme, müslümanlar için bir alternatif teşkil etmesinin yanında, İslam dünyasına taarruz alabildiğine hızlandı ve genişledi.
Bu anlamda öyle bir sistem vaz ettiler ki, dünyadan çekilsen belki kendi nefsini kurtara bilir, ahiretini zay etmiş olmazsın. Fakat, şu mimsiz medeniyeti senin gibi çirkin ve sefahetli gören ehlin ve milletinden pek azdır. Tarih gösterdi ki, bu dünyada başarılı olan ve beşeriyete barış ve sulh getiren bir medeniyet her zaman hakimdir. Madem ki güçlü olanın kültürü dahi hakimdir. Ve madem ki bizim kültürümüz hem de hakktır. Demek Avrupalı on gayret etse, biz iki cehdle onların önüne geçeriz. Onlar 20 okusa, bizler bir okumakla onlardan daha ilimli ola biliriz. İşin acı tarafı biz o iki cehdi ve o bir okumayı dahi yapmıyoruz.
Hem dünya öyle bir hızla ilerliyor ki, en kısa yoldan çözüme kavuşturulan meseleler bir-birine ola bildiğine kenetleniyor. Birinde bir hata öbürü için vefat demek olduğundan, bütün sistem bir-biriyle gayet samimi bir şekilde bağlılar. Mesela, reis-i cumhurun rahat hareket ede bilmesi için, bürokrat ve memurların itaati, kitle bilgi aletlerinin insafı ve memleketteki ağaların dostane muamelesi farzdır. Bunların birinde bir itaatsizlik, insafsızlık veya husumet olursa, netice sadece çekişme ve gerilme olur.
Biz müslümanlar dahi, dünyanın işini gayet azim ve derin bir şekilde bilmek mecburiyetindeyiz. Dünyanın işini bilmeden, Avrupalıya ve fikr-i dalalete galebe mümkün ve kabil değildir. Bu yüzden, içten ve dıştan her türlü baskı ve zulmü ve taarruz ve tehacümatı def etmek için, hayatın her safhasında ehl-i diyanetin salah için bulunması gayet şiddetli bir şekilde icab ediyor. Hem ehl-i dünya ve zulüm, hayatın her bir dalından üstümüze hücum ediyor. Hatta alem şahittir ki en olmayacak yerlerde, pazarlık için heva ve hevesi kamçılayacak şeylerin istifadesi dahi bunu açıkca gösteriyor ki, en masum bir alanda hizmet dahi ehl-i din için zor bir imtahandır. Bunların karşısını almak için dahi hayatın her safhasında olmak vücubiyet derecesinde elzemdir.
Fakat, dünyanın işini yaparken, dünyaya kalben bağlanmayacak, dünyayı sadece kalben terk edeceğiz. İhlas ve samimiyet olmazsa, rıza-i İlahiyi kazanayım derken dünyaya dalmak o kadar da zor bir iş değil.
Mahir Z.
Sefer 22, 1430
Cevap:
Bismillahir Rahmanir Rahim
Dünyaya dalıp, bu hayattan en güzel bir şekilde yararlanmaktan başka bir şey anlamıyorum. Herhalde, eğer muasır haricilerden olsaydım, bunu iddia ederdim. Onların aklına uyup gidenlerden de olsaydım dahi, zahiren bundan başka bir şey fehmetmezdim. Ancak mesele zaman ve mekan ve şeraitle mukayyet olduğundan, bazı haramların hükmü kalkmıştır.
Bu dünya dedikleri meta o kadar kısa, sahifelerle bir-birine ram edilmiş ve her bir sahife ölümden dahi gayet keskin kılıçlar hükmünde, ayrılık ve firaklarla bütün esnaf-ı nasa elem veriyorlar. Eğer başka insanlar olmasaydı, en akıllı karar mağarada münzevi bir hayat yaşayıp, dünyanın çamuruna ilişmeden dar-ı selama, sahil-i encama, asli vatan olan ahiret yurduna uçmak olacaktı. Fakat her bir insanın diğer insanların yanında çok yönlü ve pek ağır vazifeleri ve mükellefiyetleri vardır.
Maziye doğru süratli bir şekilde uçsak, göreceğiz ki insanlar daha ilkel koşullarda, daha az mesai yapıyor ve daha az üretip, daha az tüketiyorlar. Kabileler, şehirler ve ülkeler arası ilişkiler yok denecek kadar az. Kıta-i burudet olan Avrupada ise, kilise ve sultanlıklar el-ele vermiş insanları sömürüyorlar. Kilise dini yanlış temsil edince, beşeriyetin hakiki güzellikleri mimsiz medeniyetin, sefahetin ve dinsizliğin eline düştü. Evet, hakiki güzeli elde eden mağlup olamaz, çünkü hakiki güzelde ihtilaf olmaz, her kes güzel olduğunu kati kabul eder. Dinsizlik Avrupada büyüyünce, kilise husumeti ve istibdad, halkın gelişmesine ve akıllanmasına yardımcı oldu. Kendi fakir ülkelerinde değil, zenginliği ve rahatı başka beldelerde aramağa başladılar.
Bu vakit, İslam dünyasına döndüğümüzde görüyoruz ki, insanlar kendi ürettiğini tüketiyor, ticaret, insanlarla ve hatta dış devletlerle ilişkiler alt seviyelerde seyrediyordu. Ne dışarıdan ve ne de içeriden İslama alternatif bir üsul ve fikir hezeyanı yoktu. Avrupa düştüğü çukurdan çıkmakla oyalanırken, İslam devletleri hızla yükseliyor, o zamankı dünya düzeninde bu yaşam tarzı terakkide yetiyordu. Fakat Avrupada cereyan eden 6 hadisat, hem onların inkişafını ilerletti, hem de İslam dünyasına hücumları teksir etti.
1. Coğrafi keşifler başladı. Bunun neticesinde, Avrupaya bütün dünyadan servet akmaya başladı. Avrupalı, kendi memleketinde hemvatanı ile uğraşacağına, zenginliğin dışarıda olduğunu anladı.
2. Avrupaya akan zenginlik, ticareti hızlandırdı. Ticaret dahi şehirleşmeyi netice verdi. Şehirleşmek de, her bir beşer ihtiyacının kısa yoldan çözümünü ister ki, bu da fabrikaları netice verdi.
3. Uzak yerlere seyahat ulaşım araçlarında olağan hızla gelişmeyi tetiklerken, inadkar milletlerle savaşmak da icab ettiğinden ordu ve asker gücü dahi güçlendirildi. Bu ordu ise müslümanları mağlup etmeye yetti.
4. Dünyadakı servetlere sahip olmak için Avrupalı arasında inanılmaz bir yarış ve rekabet başladı. Rekabet, her şeyi mükemmel ve gayet hızlı icra olunmasını gerektiriyordu. Öyle bir rekabet ki, gözü doymayan insan, dünyadakı servetleri paylaşamadığından iki azim Cihan savaşı yaşayacaktı. Vakit darlığı ve her kesin nihayetsiz bir sür'atle hedefine ilerlemesi, maişet ve ticarette yeni icadlar teknolojik ilerlemeye sebeb oldu. Teknoloji bu hızlı şimendiferde öyle bir önem kazandı ki, hem askeri, hem iktisadi ve hatta kültürel anlamda hakimiyet sağlandı.
5. Dinsizlik, Avrupalıyı her türlü münkerat ve şehevi hisleri tatmin edecek seyyiatı işlemeyi kolaylaştırdı. Şehevi hisleri tatmin olan Avrupalı, çok rahat dünyevi işleri sıkılmadan yapa bilecek ve terakki edecekti. Müslüman ise, günahlara giremediğinden dolayı, zahiren en düşük seviyeli günah olarak gördüğü rehavete kendini kaptırdı, tembelleşti.
6. Hızlı hayat, yüksek teknoloji, dünyanın işini öğrenmek ihtiyacı, şehvetsiz hayat bütün bu terakkiyatın sebeb-i vücudu oldu. Bu muvaffakiyet, inandıkları dini dahi (protestant ve Musevilik) haklı gösterdi, mimsiz medeniyeti evrensel bir kural olarak vaz etti. Bu ilerleme, müslümanlar için bir alternatif teşkil etmesinin yanında, İslam dünyasına taarruz alabildiğine hızlandı ve genişledi.
Bu anlamda öyle bir sistem vaz ettiler ki, dünyadan çekilsen belki kendi nefsini kurtara bilir, ahiretini zay etmiş olmazsın. Fakat, şu mimsiz medeniyeti senin gibi çirkin ve sefahetli gören ehlin ve milletinden pek azdır. Tarih gösterdi ki, bu dünyada başarılı olan ve beşeriyete barış ve sulh getiren bir medeniyet her zaman hakimdir. Madem ki güçlü olanın kültürü dahi hakimdir. Ve madem ki bizim kültürümüz hem de hakktır. Demek Avrupalı on gayret etse, biz iki cehdle onların önüne geçeriz. Onlar 20 okusa, bizler bir okumakla onlardan daha ilimli ola biliriz. İşin acı tarafı biz o iki cehdi ve o bir okumayı dahi yapmıyoruz.
Hem dünya öyle bir hızla ilerliyor ki, en kısa yoldan çözüme kavuşturulan meseleler bir-birine ola bildiğine kenetleniyor. Birinde bir hata öbürü için vefat demek olduğundan, bütün sistem bir-biriyle gayet samimi bir şekilde bağlılar. Mesela, reis-i cumhurun rahat hareket ede bilmesi için, bürokrat ve memurların itaati, kitle bilgi aletlerinin insafı ve memleketteki ağaların dostane muamelesi farzdır. Bunların birinde bir itaatsizlik, insafsızlık veya husumet olursa, netice sadece çekişme ve gerilme olur.
Biz müslümanlar dahi, dünyanın işini gayet azim ve derin bir şekilde bilmek mecburiyetindeyiz. Dünyanın işini bilmeden, Avrupalıya ve fikr-i dalalete galebe mümkün ve kabil değildir. Bu yüzden, içten ve dıştan her türlü baskı ve zulmü ve taarruz ve tehacümatı def etmek için, hayatın her safhasında ehl-i diyanetin salah için bulunması gayet şiddetli bir şekilde icab ediyor. Hem ehl-i dünya ve zulüm, hayatın her bir dalından üstümüze hücum ediyor. Hatta alem şahittir ki en olmayacak yerlerde, pazarlık için heva ve hevesi kamçılayacak şeylerin istifadesi dahi bunu açıkca gösteriyor ki, en masum bir alanda hizmet dahi ehl-i din için zor bir imtahandır. Bunların karşısını almak için dahi hayatın her safhasında olmak vücubiyet derecesinde elzemdir.
Fakat, dünyanın işini yaparken, dünyaya kalben bağlanmayacak, dünyayı sadece kalben terk edeceğiz. İhlas ve samimiyet olmazsa, rıza-i İlahiyi kazanayım derken dünyaya dalmak o kadar da zor bir iş değil.
Mahir Z.
Sefer 22, 1430
No comments:
Post a Comment